Viyana

Bir Zamanlar Viyana

Yaşam

Viyana, bir Orta Avrupa ülkesi olan Avusturya‘nın başkentidir. Pek çok kişi Viyana sözcüğüyle müziği, özellikle vals denen dans türünü anımsar. Pastane meraklıları içinse Viyana bir kahve ve pasta cennetidir. Tarih bilenler, Türklerin Viyana ile ilişkisini anlatırlar.

Yazar ve çevirmen Azra Erhat, ‘Gülleyla’ya Anılar‘ adlı kitabında çocukluğunun Viyana’sını da anlatır. 1924 yılındaki Viyana’yı anlatmadan önce Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki Viyana’yı da hatırlatır: “Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Avrupa’nın en uzun ömürlü, en sağlam ve yaygın imparatorluklarından biriydi. (…)Bugünkü Almanya, Çekoslovakya, Macaristan ve Balkanlar’a kadar yayılan bu imparatorluğun merkezi, parlak başkenti Tuna Irmağı kıyılarına kurulmuş Viyana şehriydi. O zamanlar üç büyük güç, uygar dünya üstündeki egemenliği paylaşıyordu: Batı’da Fransa Krallığı, Orta Avrupa’da Cermen İmparatorluğu ve Doğu’da Osmanlı İmparatorluğu. Kanuni Sultan Süleyman‘ın bu kuvveti yıkmak için Viyana Seferi‘ne giriştiği, şanlı zaferlerden sonra Viyana kapılarına dayandığı ama Balkanlar üstündeki egemenliği ile yetinerek gerisin geri dönmek zorunda kaldığını bilirsin, tarih kitaplarında bütün ayrıntıları ile okumuşsundur.”

Azra Erhat, yeğenine adadığı anılarda, babasının görevli olarak gittiği Viyana’daki mahalleyi anlatır önce:

“Viyana halkının Türklerden korunmak için kurduğu büyük savunma hattının bulunduğu yerde bugün göz alabildiğine uzanan bir park vardır. Buna Türkenschanzpark yani Türklere karşı tahkimat parkı derler. Ne tuhaftır ki, 1924-25 yıllarında Viyana’ya yerleşmiş biz Türkler hep bu parkın dolaylarında otururduk.”

1924 yılında Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkmış bir ülke olmasına karşılık Avusturya ve başkenti Viyana geçmiş görkemini koruyor gibi görünmektedir. Pastanelerde seçkin kişiler alışık oldukları pasta ve kahveleri ısmarlamakta, pastanelerin garsonları yerlere kadar eğilip, “Ellerinizi öperim,” demektedir. Halk da 19. yüzyıldaki gibi davranmaktadır: El sıkışırken hafifçe bir dizini kıran kızlar, ayaklarını askerler gibi birbirine çarpan erkek çocuklar. Viyana’nın görüntüsü de değişmemiştir: “Sarımtrak çamurlu suyu ağır ağır akan sözümona mavi Tuna’nın yüksek rıhtımlarında, kuleleri sivri kayalar gibi yükselen Gotik kiliselerin gölgelediği meydanlarda, geometrik bir düzenle budanmış ağaçların arasında, kalemle çizilmiş gibi düz yolların kesiştiği, fıskiyelerin mermer basamaklardan saydam havuzlara döküldüğü parklarda, büyük adam heykellerinin gözü altında dolaşan Viyanalıları zaman hiç etkilememiş gibiydi.”

Çocuk Azra Erhat‘ın ilgisini iki mağaza çeker, biri çocuk giyim mağazasıdır. Öbürü elbet oyuncak mağazası:

Mariahilferstrasse‘deki oyuncak sarayı. Ama adı neydi? ‘Puppenfee‘ yani Kukla Perisi değil miydi, tıpkı ünlü bir balenin adı gibi? Ah, Gülleyla, sana o mağazayı bir anlatabilsem! Otelimizin salonları kadar büyük vitrinleri vardı: İçinde ben boyda kuklalar, kızlar, erkekler, gelinler, Çinliler, Kızılderililer, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Parmak Çocuk’lar, Peter Pan’lar, çiçek kılığında kelebek ve böcek kılığında yaratıklar, baştan aşağı döşeli kat kat bebek evleri, bakkal dükkânları, mutfaklar, oyuncak ocaklar.”

Çocuklar bu mağazada koşuşturup hayran hayran her şeyi seyrederler: “Çıldırmamak elden gelir mi? Bu kuklaların hepsi ellerini kollarını oynatıyorlar, başlarını sallıyor, gözlerini açıp kapıyor ve ‘Pappa! Mamma!’ diye konuşuyorlardı. Cinler, periler saklıydı besbelli bu oyuncak sarayında.”

Siz çocuk Azra’nın hangi oyuncağı beğendiğini merak ettiniz değil mi? O şöyle anlatıyor duygularını: “Orada dolaşırken ne Fazıl ne de ben bize bir şey alınsın istemezdik. Mağazayı toptan alamazdık, eve taşıyamazdık ki! Her şey olduğu gibi yerli yerinde kalsın ama ikide bir de bu masal dünyasına gelelim isterdik.”

Ülkeler, şehirler, oyuncaklar değişiyor belki ama çocukların oyuncaklara hayranlığı hiç değişmiyor…

Etiketler

Yorumunuzu Buraya Yazın