Hep birlikte azbiraz ağır olalım…

Nevzat Yılmaz
Nevzat Yılmaz- İsimlik

 

Dışarıda gürül gürül  akan bir yaşam, albenisi ile insanları çekerken; evlere, beton yığınlarına kendini tutsak etmiş insanlara şaşmak mı gerekir? 1960’lı, 70’li, 80’li yıllarda başını sokmak için ölümüne savaşılan bir göz gecekondular, şimdilerde birer rezidans olma yolunda…

Öbek öbek Araplar, Alibeyköy’ün Gültepe’nin, 1 Mayıs Mahallesi’nin bir zamanlar, polisin panzerle insan kovaladığı dar sokaklarında “double” konutlar satın alıyor. Bir göz gecekonduda komşunun acı-tatlı anlarını paylaşanlar, yeni  konutlarının kirayı aşan giderlerini karşılayamıyor…  Gecekonduyken 100 bin lira etmeyen evlerinin yerine yapılan rezidans-evleri satıp gidiyorlar. Kimisi geldiklere yere, kimisi güya İstanbul toprağı sayılan İstanbul’un varoşlarına…

Bilinçli bir sürgün politikası güdülüyor. Artık, Taksim, Eminönü, Kadıköy, Beşiktaş gibi yerlerde öyle emekçiye, emekliye, dar gelirliye yer olmayan yerleşim yerleri olma yolunda hızla ilerliyor.

Trabzon da öyle… Karış karış satılıyor. “Oy oy Trabzon” değil artık, Kuveyt’te Katar’da Trabzoncity diye pazarlanıyor. Hüzünlendim. Köyümün fındık dallarından önünüzü görmediğiniz dağları, bayırları aklıma geliyor.

Ankara, İzmir, Bursa, Adana nasıl acaba? Araplara pazarlanıyor mu?

Gecekondu sözünü, ilk kez Bilal Akgün’den duymuştum.

Zonguldak’ın Kozlu’nun, Kılıç’ın nasıl önce gecekondu sonra, sıpsıcak evlere dönüşen öyküsünü anlatmıştı. Bilal Amca, gündüz olmayan bu evlerin bir gece de kondurulduğu için “gecekondu” dendiğini anlatmıştı. İlk bilgiler silinmemecesine kalıcı oluyor.

Kozlu’nun türlü türlü meyve yetişen bahçeleri, hangi Arap yatırımcının iştahını kabartıyor acaba? Böyleyse üzülürüm doğrusu.

Dışarıda yaşam gürül gürülken, içimizde kasırgalar kopuyor. Fırtınalar, poyrazlar, karayeller…

Bilirim, kavga edelim diye siyasetçi dükkânını açmıştır. Dükkânın vitrininde ne olduğu belirsiz mallar, kapış kapış  gidiyor.

Halkoylaması, referandum ne derseniz deyin bu süreçte ötekileştirerek dükkânın müşterisi arttırılmaya çalışılıyor. 

İlkesizlik, dün söylenilenin tam tersi davranışlar… 

Söz salatası, ayrıştırıcı tutumlar…

İktidarda metal yorgunluğu benzeri bir hava, muhalefette “ben iktidar olmayayım da kim olursa olsun” gevşemesi…

Halk kavga istemiyor.

Keskin sirke, uç noktalarda dolaşan katı söylemlerin yanına, yakınına bile uğramıyor.

Muhalefet de çok parçalı, iktidar da…

Muhalefete muhalefet eden muhalifler var.  İktidara muhalefet eden bir zamanların protokolde önemli yerleri kaplayan kişilikler var. Hepsine birden muhalefet eden sistemdışılar var.

Bana neciler var, en küçük kıvılcımı önemseyen duyarlı yurttaşlar var.

Sürü psikolojisiyle hareket eden, bizim mahalleliler var.

Vurun kırın diyen, toplumu gererek çıkar uman odaklar, her dönemde olur. Önemli olan, karşı tarafı kışkırtmamak ve dolduruşa gelmemektir.

Aman ha. Küçük bir kıvılcım bizi altından kalkamayacağımız işlerin içine iteler.

Uzak duralım. Bir arada yaşayacağız. Renklerimiz, düşüncelerimiz birbirimizden apayrı olacak. Başka yolu yoktur.

Büyük güçlerin,  12 Eylül 1980’e giden süreçte hangi fışkılar karıştırdığını, gençlerimizin düşünsel bir tartışma ile boşalacak enerjilerini silahlı yolu yeğlettirerek, bizleri büyük acılara koyduğunu artık biliyoruz.

Sabah sağcıyı öldüren silahın akşama doğruyu solcuyu öldürdüğü o karanlık dönemden ders almış olmalıyız.

Akit Tv’nin kışkırtmasıyla Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ni yakma girişimi de  Cem Küçük’ün evinin taranması da, Fatih’te bir kahvehanenin 2 motosikleti tarafından taranması da aynı kalemden çıkmış senaryolardır.

Yineleyelim:

Siyasetçilerin yapageldiği kasaba politikası, bir süre bir tarafın yelkenlerinin şişmesine neden olabilir. Ancak, uzun zaman diliminde yapana da yaptırana da bir yararı olduğu görülmemiştir.

Aynı gemideyiz.

Gemi su alırsa, hepimiz sulara gömülürüz.

Kurtuluş olup biteni düşünce ile akıl terazisinde tartmaktan geçiyor. 

Yorumunuzu Buraya Yazın