imdat-freni

İMDAT FRENİ

Erbil Karakoç Yazarlar

Erbil-Karakoç-İsimlik

 

“Ama insanlar hep birlikte çalıştıkları zaman, birbirleri için değil, bütün insanlar için çalıştıkları zaman, kutsallaşırlar.”
Gazap Üzümleri, Jhon Steinbeck

Kifayetsiz muhterislerin her yerde her zaman “işinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişiler (kişi) kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymazlar! Aksine her şeyin kendi hakları olduğunu düşünür!” Gazap üzümlerinin kutsallığı ise insanların dağılmışlığına yok olmuşluğuna karşı yine insanların bir arada yeniyi aramalarından geçer.

İnatla gerçekleri haykırmak, gerçekleri haykırabilmek içinse daha fazla değil daha daha fazla okumak ve üretmek gerekir.

Tarih hiçbir memlekette hiçbir yerde kendiliğinden oluşmuş ileri bir hamle kaydetmez.  İnsan anlayışımız da öyle. İnsan anasından biyolojik bir varlık olarak doğar, tıpkı diğer canlılar gibi.  İnsanın ruh örgüsü de etrafındaki insanlarla karşılıklı ilişkilerle örülür. Bundan dolayı insan, insanın evladı olur. Toplum ise insanın yarattığı büyük evlattır. Zaman ya da an bize çok basit gelebilir. Yüzyılımızda insanlar bir çok şok edici kötü olaylarla karşılaştıkları için artık “sarsıntıya uğramaz oldular.” Bir köpeğin ayağının kesilmesi insanları birkaç gün sarsıntıya itmekten öte gitmiyor. Ya da iklim değişikliklerinin sonucunda oluşacak felaketlere, herkes ‘’katlanılabilir kader’’ olarak bakıyor. Herhangi bir sarsılma ya da irkilme duymadan hayatın günlük akışına kapılmış durumdalar. Aslında akanın bir hayat değil kapitalizmin hırs çarkları arasında ezilen birer buğday taneleri olduğumuzun herkes farkında.

Tabii burada bahsettiğim insanlar kötü olayların sarsıntısından sonsuza değin çıkamasınlar gibi bir bohem düşünce değil. Bahsetmek istediğim sarsıntı sonrası insanlık tarihinde yaşanan kırılmanın yeni bir düzlemde yeni insanı var etme gücünü yaratmasıdır. Kırılma sonrası sevgisizlik ve hoşgörüsüzlüğün yerini geleceğe duyulan inanç ve umut ekseninde eskiye dönüştürmek yerine, yenisini tasarlayan zihinlerin berrak ve aydınlığının yarataılabilmesidir. Tıpkı son sürüm bir cep telefonu tasarlayan beyinlerin akıllı modeller yaratarak insanlara yeni anlar kazandırdıkları gibi. Ruh bilimciler ya da felsefeciler de tıpkı aynı tasarımı yapmak zorundadırlar. Bunlara aydınları, şairleri, yazarları eklemek zorundayız.

Ancak konu insan aklının tasarımı olduğundan çok derine inmek zorundayız. Başta çarpık üretim ilişkileri olmak üzere kültürel ve coğrafyasal farklılıklar araya giriyor. Hatta dahası toplumun atom çekirdeği olan farklı aile alışkanlıkları tek tek incelenmesi gereken olgular olarak ele alınması gerekiyor. Tarihten, zamandan gelen alışkanlıklar yaşam biçimleri algılamalar ve bu yazıya sığmayacak kadar çelişkili olan çelişik olduğu kadar da birbirini kapsayan örgüler bütünü.

Öyle anlar oluyor ki; geleceğe yönelik bir ufuksuzluk, bir hantallık, yeniden kaçınma hali, takatsizlik kudret eksikliği geleceğe dair insan ruhunda etik-politik sorumluluk hissetmeme hali genel bir öngörü oluyor. Dökülen yapraklar zamanı gelmiş ve bir daha hiçbir zaman aynı ağacın yaprakları olmayacakmışız haliyeti-ruhiyesi içinde zamanın anlamsızlaştırlması benliklerimizde yer ediniyor. Oysa ki geldiğimiz bu noktada tamda hayatımızın ve zamanımızın sömürgeleştirilmesine karşı çıkmaktır. Her şeyden önce bilinçlerimizde yeniyi yaratmanın bir özgürleşme politikası olduğunu düşünüyorum. Yalnızca çalışma saatleri, tatiller ve AVM’ler ekseninde dönmeye endeksli kapitalizmin ayarlı saati dışında talep edebileceklerimizin olduğunu düşünüyorum. Bize dayatılan rüyaya karşı geleceği tasavvur eden kendi rüyamızın peşinden gidebileceğimizi düşünüyorum. Devrimlerin tarihin lokomotifi olduğuna karşı tıpkı Benjamin Franklin’nin söylediği gibi; “belki de tarih denen o trenin içindekilerin, bizlerin, imdat frenini çektiği bir andır devrim.” Belki de elimizin altında ya da başımızın hemen üzerinde duran imdat freninden habersizizdir.

Yazının sonuna yaklaşırken yayımcı, mucit, politikacı, bilim insanı Benjamin Fraklin’nin şu sözüne de yer verelim. “İyi mazeretler bulmayı başaranların, başka şeyler bulmayı başarabildiği çok nadir görülür.” Belli ki Benjamin bu sözüyle mütevaziliği elden bırakmak istememiş. Oysa iyi mazeretler bulmayı başaranlar ya da her şeyden yakınanlardır insanlığın önündeki aydınlık yolu tıkayanlar.

Zaman akıp gidiyor. Akmaya da devam edecek. Bizim zamanı durduracak sihirli bir değneğimiz yok, fakat zaman akarken benliğimize katacaklarımızın kuşkusuz ki var.  Zamanın treniyle bizden sonraki nesillere adeta  giden bir yolcunun arkasından  geri döneceğine inanılarak sallanan beyaz mendilin umuduyla, değişime olan inancımızı koruyarak akan zamana bizim de elbette kayıt düştüklerimiz- düşeceklerimiz var.

Hepimizin birer imdat freni var, yeter ki hepimiz onu doğru zamanda doğru yerde kullanmayı bilelim. İmdat frenini çektiğimiz anda oluşacak sarsıntı ilk önce bizleri de sarssa da tren durduğunda ve etrafımızı gözlediğimizde bir müddet sonra anı fark edeceğiz!

Erbil Karakoç
Yapı-Yol-Sen Myk Örgütlenme Sekreteri

Etiketler

Yorumunuzu Buraya Yazın