Kitle

İŞ YERLERİNDEN KİTLEYE SENDİKAL HAREKET

Erbil Karakoç

Erbil-Karakoç-İsimlik

Sınıf ve kitle sendikası kavramını, ilk olarak 1968’de (Fransa Genel Çalışma Konfederasyonu)  CGT`nin lideri olan Hennri Krasucki kullanmıştır. Krasucki yayınlanan bir röportajında CGT`yi demokratik bir kitle ve sınıf örgütü olarak tanımlar. Kendini bir kitle örgütü, bir sınıf örgütü, demokratik bir örgüt olarak tanımlayan CGT`nin üzerine oturduğu temel, her sendikanın olduğu gibi, ideolojik bir birlikteliğin değil, ortak çıkarların varlığıdır. Bu anlamda saflarında temsil ettikleri toplumsal sınıf ve tabakalarının tamamını hatta çoğunluğunu bile değil, yalnızca ileri bölümünü toparlamayı amaçlayan bir siyasal partiden farklı olarak; sendikalar aralarında çok değişik siyasi tercihler ve ideolojik ayrılıklar olan, ama çıkarları aynı olan herkesi kendi çatısı altında toplamayı amaçlar. Farklı siyasal görüşlere rağmen çıkarları aynı olan tüm işçileri toparlamayı amaçlayan ve bu yönüyle bir kitle örgütü olan sendikanın temel görevi, en başta ve sürekli olarak, emekçilerin ekonomik istemlerini savunmaktır. Biz, CGT`de sendikayı, yeğledikleri parti ne olursa olsun, en büyük sayıda emekçiyi, ortak çıkarları için bir araya getirebilecek bir sınıf ve kitle örgütü olarak tanımlıyoruz. Kitle örgütleri olarak, devlet ve partiler karşısında bağımsızlıklarını sürdüreceklerdir!

Hennri Krasucki’nin sözünün bittiği yerden devam edelim.

Üretimi ve hizmet sektörünü var eden toplumsal olguların ortaya çıktığı iş yerleri aynı zamanda sorunların merkezi ve diğer bir anlamda toplumsal huzursuzlukların en dinamik olduğu yerlerdir.   Bu bağlamda diyebiliriz ki “toplumun (kitlelerin) içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal huzursuzluğunun yansımasını iş yerlerinde rahatlıkla görebiliriz.” Hatta bu yansıma toplumdan iş yerine iş yerinden topluma (kitleye) olarak karşılıklı bir hal almaktadır. Bu karşılıklı etkileşim çalışanların iş yerlerinde birlikte olmak, hak ve çıkarları birlikte örgütlemek gibi nesnel koşulları yarattığı gibi egemenlerin (iş verenlerin) kuşatmasıyla (medya siyaset ruhban sınıfı vb)  ayrı ayrı durma koşullarını da yaratmaktadır.

Üstelik Türkiye gibi üretim ve hizmet ilişkilerinin emperyalist-kapitalist ilişkiler içindeki birbirine geçmişliği yani ekonomik, kültürel ve askeri olarak dışa bağımlılığından kaynaklı artan sömürünün dayanılmazlığı ve çalışanların emeğinin karşılığını alamaması gibi nesnel olguların görünürlüğü bize iş yerlerinde örgütlenmemizin ne kadar can alıcı bir sorun olduğunu göstermektedir. Böylesine önem arz eden bir yerde elbette ki baskılar ve anti demokratik uygulamalar kaçınılmazdır. Özellikle sağlık, eğitim, posta, tapu daireleri vb gibi paranın devamlı olarak el yükselttiği alanlarda sömürünün devam etmesine engel teşkil edecek olan hak arama mücadeleleri karşısında kapitalizmin koç başı olan siyasal iktidarlarının hırçınlaşmasına sebep vermesi kaçınılmazdır. Hırçınlaşmaya karşı emekçilerin birliğini ve dayanışmasını kendine program edinmiş “iş yeri temsilciliğinden iş yeri meclisleşmesine geçişin ” basit bir örgütlenme modeli değişikliği değil yeniden bir var oluş olacağı sendikal hareketin tartışması ve pratiklerini var etmesi gereken sorumluluklarımızdandır.

Emperyalist-kapitalist olgu dışa bağımlılık ilişkileri içinde bir dizi karar alırken hayat pahalılığı, enflasyon, işsizlik artmakta en basit haliyle kira ve zorunlu faturalar ( enerji hakkı, su hakkı gibi hakların asgari kullanım oranın dahi olmaması) emekçilerin maşını alıp götürmektedir. Geriye kalan az bir para ise gıdaya çevrilirken çalışanların borç yükü artmaktadır. Borç yapılandırmaları ise emekçilerin tabutuna çakılan son çividir.

Zorunlu bir parantez olarak şunu belirtmeliyiz;  barınma hakkı mücadelesi sendikal  hareketler tarafından toplu sözleşme süreçlerinde yeteri derecede öne çıkartılamamıştır. Barınma hakkıyla ilgili bir bilinç sıçraması yaratılamamıştır. Barınma hakkı “insan onuruna yakışır ev sahibi olma hakkıdır!” Barınma hakkı mücadelesi lojman ve kira yardımından bağımsız olarak hatta her ikisini ret eden bir yerden kendi başına yaşamsal bir mücadele başlığıdır. Emekçilerin uzun vadelerle ve yüklü miktarda faizlerle bankalara yönlendirilmesi “morgaget kredisi” ile borçlandırılarak emekçilerin baskı altına alınması sendikal hareket içinde görünmezden gelinmemişse daha vahim olanı üzerinden atlanmasıdır. Çok geç kalmadan emek hareketi anayasal bir hakta olan ucuz ulaşılabilir nitelikli barınma hakkına ilişkin kapsamlı bir mücadele sürecini  seyir defterine  almak zorundadır.

Yukarıda kısmen belirttiğimiz sorunlar göz önüne alındığında “iş yeri meclisleşmesinin” kitle ve sınıf sendikacılığının temel taşı olduğunu bir kez daha görürüz. İş yerlerinde bir çok eğitimli insanın yan yana gelemedikleri bir gerçektir. Toplumu kendi çıkarları üzerine inşa eden muktedirlerin eğitim sistemine verdiği önem ve sendikaların bu alanda yürüttüğü mücadele başlıklarından biride nasıl bir eğitim sistemi istiyoruz olmalıdır.

Eğitim sistemimizin modeli “tek yönlü eğitim sistemi çok tipli okullar  olduğu”  sürece.  Eğitim sadece bilgisel yeteneklerin geliştirilmesi olarak görülmeye devam edildiği müddetçe. Etik yeteneklerin geliştirilmesi göz ardı edildikçe. İnsan ilişkilerinin geldiği yer birlikte yaşamanın filizlendiği coğrafyalar değil kaos coğrafyaları olmaya devam edecektir. Oysaki bilgi ve etik yeteneklerin birbirini tanımlayıcı değerler olduğu ve bu değerlerin toplamı sonucu insan ilişkilerinin gerçek anlamda çağdaşlaşacağını aklımıza mıh gibi çakmalıyız.

Beyaz yakalı,  mavi tulumlu, kalem ya da kazmayla üretilen emek insanlığın ortak emeğidir. İnsanlığın ortak olarak ürettiği emeğe yine insanlık ortak olarak sahip çıkmak zorundadır. Bu aynı zamanda insanın doğaya, hayvanlara, akamayan derelere büyüyemeyen ağaçlara kısaca hayatın bir bütününe  sahip çıkışıdır.

Erbil Karakoç

Yapı-Yol-Sen MYK

Örgütlenme Sekreteri

Etiketler

Yorumunuzu Buraya Yazın